26 Ağustos 2013 Pazartesi

Amerika Açık - Nadal'ın Dönüşü

       



Efsane 2012 Avustralya Açık finalinde Djokovic'e kaybettiğinden beridir sert korta çıkmayan Nadal'ı, 2. Geleneksel Wimbledon şokundan sonra bu sene de görmeyi ummuyordum açıkçası. Allah nazarlardan saklasın dolu dizgin geliyor. (tü tü tü maşallahh!)



Amerika Açık öncesi Cincinnati Open'da iyi bir performans sergilemiş ve şampiyonluğa uzanmıştı finalde Isner karşısında.

Çeyrek finalde de Federer'le olan mücadelesi hem iki tenisçi hem de iki tarafın fanları açısından oldukça doyurucuydu. Önceki yıllardan lezzeti damaklarda, her biri iple çekilen 'FEDAL'lerden bir resital sundular.

Sonuçta RaFan'lar daha çok sevindi ama Federer hayranları da memnundu.

Cincinnati sonrasında Rafael Nadal USopen öncesinde ATP sıralamasında 2 numaraya yükseldi -ki birkaç ay önce hayal edemeyeceğimiz bir şeydi-  Federer de 7 numaraya kadar geriledi.

Ve ne yazık ki Amerika Açık'ta bu ikiliden yalnızca biri yarı finale çıkabilecek.


Gelelim Nadal'ın Amerika Açık ilk turuna...92'li Harrison karşısında rahat bir maç çıkardı.  
6-4/6-2/6-2'lik setlerle üst tura yükseldi. Set skorlarına rağmen keyifli bir ilk tur maçıydı diyebiliriz. -Şahsen Harrison'ı tanımaktan büyük keyif aldım. yani.. forehandleri iyiydi. şeyy.. aceleri de!- 




Harrison'la bir kez daha Amerikalıların servis çalıştırma yöntemlerine yönelik merak duygusu kabardı içimde. Maçı 11 ace'le tamamladı. Roddick'sel, en azından Isner'sal bir tatla Amerikan tenisine hafiften müjdeyi verdi.

Son sette kaybedeceği belli olmasına rağmen çok güzel puanlarla, forehandlerle maçın temposunu yine de düşürmedi. -tabi tempo derken ilk tur maçına göre-



                                         Nadal'dan 'banana shot'



Ayrıca Nike yetkilileri; benim kıpır kıpır, rengarenk İspanyol Rafoşumu Norveç konseptinde gıpgri giydirmenizin nedenini sorabilir miyim?!!! Şükür ki pembe ayakkabı bağcıklarından tanıdık!
Tamam zemin rengiyle uydurmuşsunuz ama olmamış. NY taksisi konseptinde göz alıcı sarı t-shirt tercihimizdir. haberiniz ola!




15 Ağustos 2013 Perşembe

Ne Olacak Bu Federer'in Hali?

Bu yazıyı Federer, Haas karşısında ilk setini kaybettiği maçı üç sette kazandıktan sonra yazıyorum. Aslında uzun zamandır aklımdaydı; ancak bu maçı izlerken artık zorunluluk hissettim yazmak için. Bu yazıda Federer'in uzun süredir devam eden; ancak son aylarda ayyuka çıkan form düşüklüğünden bahsedeceğim. Tenisle biraz ilgilenen herkesin rahatlıkla bileceği gibi Roger Federer çok özel bir oyuncu, bazıları bu payeyi vermede zorlansa da büyük çoğunluğun kabulüyle gelmiş geçmiş en iyi tenisçi ve benim gözümde gelmiş geçmiş en iyi spor adamlarından, ancak son yıllarda kariyeri büyük bir düşüşe geçti ve bu sadece fanları için değil, onu izleme şansına eren her tenissever için çok üzücü. Peki bu form düşüklüğünün nedeni ne? Eğer kategorize edecek olursak, üç nedeni var benim gözümde: fiziksel, mental ve taktikse 
                                     
1-) Fiziksel Nedenler: Federer artık herkesin malumu, en iyi zamanlarını yaşamıyor. 32 yaşına bastı ve gittikçe hızlanan oyuna ayak uyduramamaya başladı. Bazı sporcular antrenman yapmayı sevmezler, bu yüzden kariyerlerinin sonunda düşüş kaçınılmaz olur, ama Federer'in sorunu bu değil. O turda her zaman en iyi çalışan oyunculardan oldu; fakat tenisin durağan bir spor olmaması aleyhine işliyor, gelen her yeni jenerasyon daha hızlı bir tenise adapte oluyor ve bu Federer gibi Agassilerin, Semprasların son dönemlerine yetişmiş, klasik tenis oyuncuları için felaket demek. Bu fark bu yıl Fransa açık'ta Tsonga ile oynadığı maçta da açıkça belli oldu. Maç boyunca Federer rakibini oyununa karşılık veremedi. Bu Federer'in toprak zeminin onun favori zemini olmadığını düşünürsek normal gelebilir; fakat zemin kesinlikle Tsonga'nın da favori zemini değildi ve ertesi maçta yarı finalde Ferrer karşısında hiç varlık gösterememesi de bunu kanıtlar nitelikte. Yani en yavaş zeminde bile Federer yeterince hızlı olamamanın sıkıntısını çekiyor. Uzun lafın kısası tenis şu anda çok daha hızlı bir oyun ve Federer ilerleyen yaşı ve bunun getirdiği fiziksel dezavantajla, rakipleri karşısında daha güçsüz kalıyor.
İkinci bir fiziksel dezavantaj da asla bir Nadal'ın dizleri kıvamına gelmeyen ve gelmemesini şiddetle umduğum sırt sakatlığı. Uzun zamandır Federer bu sakatlıktan muzdarip ve uzun zaman oynamasını engellemese de oyuna yüzde yüzünü vermesini engellediği kesin, zaten oynadığı son turnuvada sakatlık ve muhtemel yeni raketten dolayı ikinci turda veda etmesi( raket konusuna aşağıda değineceğim) ve Rogers Cup'ı es geçmesi de sorunun büyüklüğünü gösteriyor bize.
                                 

2-) Mental Nedenler: Federer turu domine ettiği yıllarda en büyük artılarından biri de rakiplerine karşı mental olarak çok sağlam durabilmesiydi. Zaten on yedi tane grand slami mental açıdan zayıf birinin kazanması da mümkün değil( burada verilecek en iyi örnekler Ferrer ve Zvonereva gibi duruyor, iki çok çalışkan, yetenekli tenisçi; fakat final maçlarında veya ilk dörtle oynanan maçlarda hiç varlık gösterememeleri mental durumun önemini açıkça anlatıyor.) O zamanlar Federer'in mental olarak tek zayıflığı Nadal'a karşıydı diyebiliriz; ama köprünün altından çok sular aktı ve şu an zihinsel durumu o kadar da iyi olmayan bir Federer var karşımızda. Eskiden olsa hiç yapmayacağı basit hataları yapıyor, kritik yerlerde olmayacak puanlar kaybediyor veya kazanamıyor, hâlâ rakipleri için ciddi bir rakip olsa bile, turnuvalarda veya grand slamlerde ileriki turlarda tehdit ediciliği gittikçe azalmış durumda. Mental zayıflığı için de en iyi örnek sanırım bu yılki Wimbledon ikinci turdaki unutmak istediğim o korkunç maç. Şu an rakibinin bile ismini hatırlamıyorum; ama o kadar Federer'in çaresiz hissettiği bir maç az bulunur(belki Nadalla oynayıp toplamda altı oyun alabildiği roland garros finali; ama adı üstünde final ve nadalla oynuyor, kimsenin tanımadığı bir tenisçiyle değil) Çok normal başlayan maçta Federer ilk seti  de alınca geri kalanında rakibinin çözülüp kolay bir maç olacağını düşünmüştüm; ama daha fazla yanılamazmışım. İsminin Stakhovsky olduğunu tekrar öğrendiğim rakibi hiç geri adım atmadı ve Federer dört sette elendi; ama elenmesinden ziyade beni üzen şey bunu durdurmak için hiç bir şey yapamamasıydı. Rakibi sürekli aynı taktikle oynadı (güçlü servis- servis vole) ve Federer buna bir çözüm yolu bulamadı, hadi rakibinin servislerinde etkili olamamasını da bırakalım, kendi servislerini de savunamadı ve ne yazık ki bu tek maçlık bir olay değil, Federer gibi çok geniş bir yelpazede oyun ve vuruş stilleri olan bir oyuncunun yaşadığı bu çaresizlik benim gözümde büyük oranda mental zayıflığa işaret ediyor.
                              

3-) Taktiksel Nedenler: Federer'in taktiksel zayıflığı da bu yazının son konusu ve aslında Federer'in kendisi buna önlem almaya çalışmasa çoğu kişinin gözden kaçırdığı bir nokta da olabilirdi. Daha üstte söylediğim gibi Federer daha farklı bir jenerasyondan geliyor, tenisin biraz daha yavaş oynandığı, tekniğin, göze hoş gelen vuruşların daha çok olduğu bir zamandan. Tenisin değişmesiyle ve de rakiplerinin farklı şeyler uyum ssağlamasıyla Federer'in taktikleri biraz demode kaldı ve değişime ayak uyduramazsa veya kendi oyun tarzını yeni gelenlere kabul ettiremezse başarısızlığı da devam edecek gibi görünüyor. Şu ana kadar ikinci seçeneği tercih ediyordu Federer ve işe yarıyordu; ancak şimdi değişim sinyalleri almaya başladık. Bunun en önemli göstergesi de Federer'in doksan inçlik raketini bırakıp yanlış hatırlamıyorsam doksan sekiz inçlik raketi deneyeceğini duyurması oldu. Raket kafasının büyümesinin belirli avantajları ve dezavantajları var; ama kendisi için en büyük avantajı misshitleri azaltması ve topa daha büyük bir güçle vurmasını sağlamak olacaktı sanırım, zira misshitlerden çok çekiyor bugünlerde. Olacaktı dedim; çünkü Federer bir iki aylık deneme sürecinden sonra eski raketine geri dönmeye karar verdi. bunda birinin nedenini sakatlık olarak gösterdiği iki felaket turnuva performansının etkisi büyük sanırım. Yine de muhafazakar bir tenis anlayışıyla oynayan Federer'in bu denemesi ilginç ve söylentilerin aksine tenisi bırakmaya çok da yakın olmadığını gösteriyor bize. aynı zamanda federer amerika açıkta kullanmasa bile doksan sekiz inçlik raketi denemeye devam edeceğini duyurdu, yeni rakete alışıp alışamayacağı, kendisiyle özdeşleşmiş eski raketini bırakıp bırakmayacağı hâlâ merak konusu. Şu ana kadar gördüğümüz taktiksel değişimin hızlı bir sonuç vermediği(hatta oyununu daha kötü yaptığı); ancak hiç bir şeyi değiştirmezse de düşüşünün devam edeceği.

Toparlayacak olursak bugünlerde izlediğimiz Federer, 2005-2006'nın Federer'inin gölgesi kıvamında ve yukarıda saydığım bütün etmenler bu düşüşte büyük rol oynuyor ve hatta birbirini doğuruyor. Eğer bir şeyler değişmezse bu düşüş devam edecek gibi duruyor; benim ve bir sürü tenisseverin umuduysa Federer'in bir şekilde toparlanıp, eskisi kadar başarılı olması mümkün olmasa da bize yeniden güzel, rekabete karşı koyabildiği maçlar izletmesi. Çünkü Federer tenisi bıraktığında bıraktığı çoğu kişi için aynı spor olmayacak ve bu ne kadar geç olursa o kadar iyi.





6 Ağustos 2013 Salı

Black Mirror




Black mirror sezonda 3’er taneden 6 bölümlük bir mini seri. 6 bölüm de birbirinden bağımsız, farklı konular, farklı oyuncular ama tüm bu bağımsızlıkta aslında ortak bir temada buluşturulabilmiş, hayatımızdaki birçok şeyin ‘yansımasını’ bulabileceğimiz ‘düşündüren bir seri.

Adeta bir ‘sanat dizisi’. Her  bölümü zihin yoruyor. Anlamaya çalışıyorsunuz. O kadar çok anlam çıkarıyorsunuz ki anlamadığınızı zannediyorsunuz. Oysa gerçekten de farklı derinliklerde pek çok anlam barındırabilir. Adeta bir Ahmet Haşim dizisi. Öyle sembolik :p

Çok felsefik bir kere. Hiçbir bölüm kesin sonuçlanmıyor (en sevmediğim sonlar) ve bu ucu açıklık da sizi daha fazla düşünmeye zorluyor. Özellikle 5. Bölümde dumur olmuş Sokrates gibiydim. 

Genel olarak her bölümde farklı bir teknolojik durum ve bunun insan doğasına aykırılığının getirdiği trajik sonuçlar var. Sosyal medya da bölümler de ortak işlenmiş konulardan.

 Bölüm bölüm değinecek olursak:



1. Bölüm : Çok hızlı bir giriş yapılıyor. Aynı koşturmacada devam ediyor. Her şey çok güzel de başbakanın şartları kabul edişi biraz hızlı ve kolay oldu gibi.  Çok daha fazla altenatif düşünülüp daha fazla çaresizlik verilebilir miydi diye düşünüyorum ama bu haliyle bile yeterince gerici. (geriyor yani)

Bir vicdan sınavı gibi görünse de insanlık sınanıyor. Vicdanınız değil iktidar hırsınız size kesinlikle yapmayacağınız o şeyi yaptırabiliyor. Üstelik yapmanız gerekmiyorken(!)








2. Bölüm: nası yani ? diye biten bir bölüm. Boşa çevirdiğimiz pedallar güzel sembolize edilmiş. Hepimiz zaman zaman gerçekliği sorguluyoruzdur. Sonuçta bir şeyler yapıyor muyuz peki? Neyi değiştiriyoruz hayatımızda? Sanırım boş zaman aktivitesinden öteye geçemiyor bu sorgulayış ve ‘İşimiz çıktığında’ bir kenara itiveriyoruz.





Kızla çocuğun tuvaletteki ilk konuşmalarında birden beliren ‘görsellere’ çocuğun utangaç ‘onlarla ilgilenmiyorum’ bakışı beni benden aldı zaten. 

Ayrıca ‘reklamları’ izlemek zorunda olmaları da çok vurucuydu bence.

Ve o cam parçası gerçekliğin bir parçası olabilecekken daha farklı bir sembol haline geliverdi özel kutusu içinde.

'içeceği içmeden' de itaat eden çocuk... İsyanın bir anda itaate ve isyan ettiğine hizmete dönüşmesi??





3. Bölüm:  burada da oldukça ilginç bir teknoloji bizi karşılıyor. Anılarımızın kaydedilmesi ve istediğimiz an izleyebilmemiz-izletebilmemiz-kaydı silebilmemiz. Aslında çok tanıdık zira internet bu konuda ucuz ve tek başınıza da benzer verilere ulaşabilmenizi sağlıyor. Farkettirmeden.






Bölüm başında -adam da biraz genç geldiğinden gözüme- kim kimin nesi pek anlamadım, masada çok farklı yerlere oturdular karısıyla falan bi garipti  ama bakış açısı için öyle bir düzen oldu sanırım. Neyse. Biz gereksiz tipe sinir olup yine de adamın gereksiz kıskançlık yaptığını düşüneduralım fettan kadının yalanları bir bir çıktı ortaya. Yalnız o bebek kimin  o kısmı anlamadım. Anlayan varsa açıklasın. 

Bir de o kırmızı çorapları!! Allahım yarabbim sen o önemli iş görüşmesine o çoraplarla mı gittin? Sonra iyi geçmesini bekliyorsun? Hadi diyelim uğurundan toteminden giydin, bütün gün onlarla dolaştın, o kadar gün niye hiç çıkmıyor ayaktan? Yatıyor kırmızı çorap kalkıyor kırmızı çorap. Bunun bir açıklaması olmalı. Tüm bölüm gözümüz boşu boşuna adamın çoraplarına takılmış olamaz!





4. Bölüm: Sosyal ağ profillerimiz bizi bir yere kadar yansıtıyor, hala insanız dediğimiz bir bölüm. Biraz Kemal Sunal’ın Japon İşi filminden alıntılamışlar yalnız değinmeden geçmeyelim :) 

Bölümde bağımlılık adeta aşama aşama işlenmiş. Ve yalnızlığın vurgusu da güzel olmuş. 





Yalnız bu adam şimdi hep tavan arasında mı kalacak? Çocuk o adamı ne olarak tanıyor, nasıl tanıyor? Ayrıca çocuk bu, evde öyle birinin olduğunu ulu orta söylemez mi? Bunlar da bölümün yüzeysel soruları.






5. Bölüm: Serinin en ‘nooluyo lağn’ bölümü. (wtf?! de denebilir tabi) Sonuna kadar adeta hiçbir şey anlamıyorsunuz. Gerçi sonunda da pek bir şey anlaşılmıyor. 
Bölümü izlerken hiçbir şey anlamasanız bile ellerinde telefon her şeyi kaydeden insanlarla kendinizi özdeşleştiriyorsunuz. 





Bu organizasyonun gerçekliği nedir? Gerçek bile olsa insan ürperyor. Bazı suçlara yönelik hepimizin bunlara ne yapılsa az gelir düşüncesi vardır ama burada sorguluyor insan. Psikolojiyi zorlayan bir bölüm.  

Ayrıca ‘süngerler 2 pound’ da organizasyonla ilgili başka bir önemli nokta. 
Adaletin neresindeyiz?





6. Bölüm: Bölümler birbirinden bağımsız olduğu için final olarak nitelemek çok doğru değil sanırım. Böyle bir vuruculuğu aramak da boşuna bir beklenti olur. Kendi adıma ister istemez 5. Bölümün gölgesinde kaldı biraz. Ama güzel bir bölüm.




Sosyal medya vurgusu bu bölümde de var. Önemli vurgulardan biri de bence Waldo’nun aslında değişmesi ama animasyonu seven herkesin bu durumu önemsememesi ya da farkına bile varmaması. 
Ayrıca gerçekte başarısız  olan bir adamın bir animasyonun ardına sığınıp küfrettiğinde fenomen olması da  acıtıcı. 
Gerçeklerin ‘popülarite arttırmak’ için kullanılması, bir pazarlama aracı olması başka bir yönü. Ama psikolojik anlamda zorlayıcı bir 5. Bölümden sonra daha sıradan geliyor.


Özetle izleyin, izletin!




28 Temmuz 2013 Pazar

Amerikan Futbolu- Korumalı Futbol



Bizim için futbol futboldur. Elle oynanan bi oyuna Amerikalıların futbol demesi saçmadır.
Meğer futbol topunun büyüklüğü 1 ayak kadarmışmış da ondan ayaktopu demişlermiş.

Geçen (bayaa bi geçen) Super Bowl 2013 görünce ne bu bowling turnuvası falan mı dedim. Meğer Amerikan futbolu finaliymiş. Özetini izledim çok eğlenceli gibi geldi. Ben dedim bunun kurallarını öğrenirsem 2014e kadar, seneye finali 'yankee mode on' izlerim. Azıcık öğreniyim zaten itişip duruyorlar gol atınca seviniriz dedim. Sporlarda genel olarak öyledir yani sayı olunca sevinirsin.  Amma velakin durum bu kadar kolay değilmiş. Öyle ki obezlikleriyle ve düştükleri aptal durumlarıyla sosyal medya gırgırı olan Amerikalılara, IQlarına yönelik saygı duymaya başladım. Böyle bir sporu öğrenip benimsemiş bir de adamlar. Herkes öğrenmiş yani. (tabi bununla büyümüşler çok da abartmıyım şimdi de.. :p)  Zilyon tane kuralı varmış. Hatta ve hatta uzaktan hiç belli olmasa da faul bile varmış! (hakemler saksı değilmiş yani!)

Sahada herkes birbirine girmişken çok kalabalık görünseler de bunda da bildiğimiz futbol gibi 11'er kişilik takımlar sahada. Ancak saha kenarında 7 değil yaklaşık bi 35 kişi bekliyor. O itişip kakışmalarda, kavgalarda sürekli 'gazi' veriyorlardır o yüzden çok yedek normaldir diye düşünülebilir. Ama değil. Her takım kendi içinde 3 takım barındırıyor. Hücum takımı top sendeyken sayıya yönelik sahada. Defans takımı top rakipteyken sahada. Bir de özel takım var özel durumlar için. 'Touchdown’dan sonra falan 'extra-point'lerde devreye giriyor. Bu takımların kendi koçları var. Bir de en tepede total koç var.

İşte bir maç kadrosu 45 kişi falanmış. E o kadar malzeme bunların kaç tane malzemecisi vardır, bir sürü masörü, doktoru vardır. Deplasmana nasıl gidiyor bu adamlar diye düşünmeden edemiyorum.

Dehşet kuralları var benim hepsini öğrenmem mümkün değil. Sporcular kurallardan daha fazlasını ezberlemek zorunda. 'Altta kalanın canı çıksın'dan uyarlama gibi görünen bu oyunda sporcular rivayetlere göre yüzlerce sayfa taktik ezberliyorlarmış. (ben olsam takım arkadaşlarımın isimlerini bile ezberleyemem)

Bu oyunda kısa sürede zevkimin dikkatini çeken şey farklı sayı kombinasyonlarından dolayı her an durumun değişebilmesi.

Touchdown: 6 puan. Elinde topla ayakların yerde rakibin boyalı alanına-kalesine(end-zone)  gitmen gerekiyor. Touchdown 6 puanın yanında bir de extra puan şansı veriyor. 6 puana ek olara 1 ya da 2 puan kazanabilirsin. Çok bereketli bişi yani.

extra point: touchdown yapan takıma 1 hücum şansı daha doğuyor. Mesela rakibin sahasından ayakla -o devasa kaleden topu geçirmek zor olmasa gerek- gol atmak 1 puanmış.
Normal hücum edip 2 puan da alınabilir.

Field goal'de de ayakla vurup 3 puan alınıyor.

Tabi izlerken en zevklisi touchdown. Futbolcuların dansları o alanda mini bir şov seyrettiriyor.

Faule gelince.. O kaskların önündeki demirden kafes-maske gibi şeylere dokunmak yasak mesela.
Sahada 6 tane hakem var. Arada karar vermek için basketboldaki gibi toplaşıyorlar ve kamera görüntülerinden yararlanıyorlar. Takımlar kararlara itiraz edebiliyor. Eğer itiraz haksızsa bir mola hakkı siliniyor. Her takımın devrede 3’er mola hakkı var. Maç 15’er dakikalık 4 çeyrekten oluşuyor ama basket maçları gibi uzadıkça uzuyor 3 saati buluyor.

Oyunun sık sık durması belki biraz sıkıcı gibi gelebilir ama şöyle düşünelim; sürekli bir serbest atış kullanma, korner kullanma durumu var. Yani her hücum taktik.

Takımın 4 hücum hakkı var. Bu 4 hücum hakkında 10 yard ilerlemesi lazım. Bazen son hakkında 1 yard ilerlemesi gerekiyor. Diyosun ki eh yani 2 adım da atıversin sonra düdük çalıyor ortalık giriyor birbirine. En zevk aldığım kısımlardan biri 1 yarda kala durumlar. Gerilim bi tık yukarıda gibi geldi bana. Kale kapısı açmaya çalışan askerler gibi yüklendikçe yükleniyorlar.

Bence oyunun en önemli noktası topun kimde olduğunu bilmek. O kargaşada ben top hangisinde diye bakınana kadar hoop düdük çalıyor.

Bazen sahanın bir ucundan öbür ucuna yard yard yardıranlar oluyor ki vücut çalımı dediğimiz şey burada şahlanıyor.

Jacoby Jones'un Super Bowl 2013'te yardırdığı şu anlar aynı zamanda rakip takımın 11 kişisine azıcık hakaret. 

Takımda en önemli eleman 'quarterback' denilen oyun kurucu eleman. Oyunu o yönlendiriyor. Hangi taktik uygulanacak, pasla mı yoksa koşarak mı sayıya gidilecek vs vs. Tabi zeki elemanlar bunlar. Bütün taktik kitabını ezberleyecekler çünkü. Ayrıca koç'ların ağzında gördüğümüz mikrofonlar da boşuna değilmiş. Gerçekten de kaskların içinde kulaklık var galiba. QB'lere talimat veriyorlar. Bu adamlar o kadar önemli ki önlerinde 7 guard sırf bunu koruyor yani öyle diyim.

Arada kavgalar da olmuyor değil ama açıkçası benim beklentilerimi karşılamadı. Şimdi o kasklı korumalı dev cüsseli adamlar birbirlerine söylene söylene yaklaşıp kaskları tokuşturunca en azından yarım kilo çekirdek sürecek bir  olay bekliyor insan. Nerden baksan ‘kulübe’yle beraber 40 küsur kişi bir takım, bir de teknik ekip falan.. e bi o kadar da diğer takım, al sana 100 kişilik kavga. Kasklar masklar hava uçuşacak kan gölüne dönecek ortalık maç tatil olacak diye düşünüyorsun, sen bunları düşünene kadar adamlar çoktan yeni hücuma başlamış oluyorlar. 1-2 itişip ayrılıyorlar. Arada daha kapsamlı da olmuyor değil ama dediğim gibi izin verilen şiddet dozajı göz önünde bulundurulursa hiç de beklentilerimizi karşılamıyor. Bir kötü sözün bir arkadan çelmenin kırmızı kart olabileceği oyunda bile 'sulu derbiler' gören insanlar için oldukça halis muhlis.

İnsan Galatasaray-Fenerbahçe Korumalı Futbol karşılaşmasını Cüneyt Çakırvari bir hakemle düşünmekten kendini alamıyor.


Türkiye’de de 2 lig ve üniversite ligi var. Korumalı Futbol olarak adlandırılıyor. İlk yıllarda ekipman olmadığından rugby’msi oynamışlar ama sonra gelişmiş. Gelişmiş derken en azından ekipmanları var oyuncuların.

Tabi bir şey amerikansa pazarlama önceliklidir. Reklam gelirleri sürekli haber olmuştu. 30 sn reklam bilmem kaç milyon dolarmış diye..  Reklam ücretlerinin yanı sıra izleyici çılgınlığı da var bence. Adamlar sırf acaba ne reklam izleyeceğiz diye oturup izliyorlar, youtube’da reklamlarını birleştirip video yapmışlar, tıklanıyor.

Takım sahipleri kupadan ziyade para kazanmak istermiş. Eh anormal sayılmaz. Ama iyi oyuncu değil forma sattıran oyuncu almayı yeğlemeleri ilginç . Gerçi 40-50 tane adam, araya 3-5 sansasyonel koy tabi n'olacak dursun kenarda :p

Forma demişken bu adamların forma numarası kavgasını düşünemiyorum. Forma numarasını önemseyen bir adamın transferi çok zor yani.

Daha çoook terimler var ama bu zaten çok bilgi verme amaçlı değil. Neymiş ne değilmiş birazcık kişisel merak.

Tahminimce oynamak izlemekten daha zevklidir.

Ayrıca Any Given Sunday (Kazanma Hırsı)'i izledikten sonra ilgi duyanlar olmuş. Al Pacino'lu Cameron Diaz'lı bir Oliver Stone filmi. İlgilenenler varsa not düşmüş olalım :)

25 Temmuz 2013 Perşembe

Psycho-Pass





Emin adımlarla ilerlediğim anime yolumda 2. durağım 'Psycho-Pass' oldu. Çaylak olmama rağmen kaliteli seçimler yapıyor oluşum -ki bu da tat almamı ve devam etmemi sağlıyor- tamamen @isuramunobara'nın rehberliğinde ilerliyor olmamdan. Kendisine tavsiyeleri için teşekkürlerimi sunuyor ve bir ara 'çaylaklar için anime tavsiyeleri' konusunu blogunda canlandırmasını buradan sipariş ediyorum. :)

Gelelim Psycho-Pass'e.. bir kere 'sayko'sundan dikkatimi hemen çekti. Polisiye-dedektiflik falan olması da eklenince 2-0 öne geçti. Bir de 300-500 bölümlük değil sadece 22 bölümlük bir anime. Hat-trick! 3-0'la başlıyorum seyretmeye.

İlk 4,5 bölümü -evet buçuğu da dahil- yaklaşık 7 ayda -evet YEDİ AY!- izleyince biraz kopar gibi oldum. Tabi sene içinde başlamamın da bunda biraz etkisi var. Ama zaten olay bundan sonra başlıyormuş. Özellikle 8. bölümden sonra fişek gibi gidiyor. ilk 4,5 bölümü 7 ayda izlesem de kalan 17,5 bölüm 2 gecede izletti kendini.

Karakterlerden biraz bahsedelim.

İki birbirine çok benzer, aynı düşünen, zeki, ne yapacaklarını tahmin edebilen ama karşı karşıya olan (Kira'sal L'sel durumlar) karakterimiz: Kougami ve Makishima.





Kougami; kanunsuz işlere meyilli kanun adamı. Kendine güvenen, başına buyruk, o teknolojik çağda bile sporla kendini güçlendiren iyi adamımız. Uygun bir karakter.

Makishima da bizim eğlence amaçlı -ya da ruhsal doyum- -ya da bir amaç için ama içinde haz da barındıran- adam öldüren, kötü ve yakalanamaz, iz bırakmayan, zeki, farklı, o teknolojik çağda e-book yerine cilt cilt kitap okuyan serin kanlı katilimiz.

Makishima'da vahşi ama psikopat katilin soğukkanlı nezaketi biraz eksik. Katil olmanın zevkine varırken ellerini kirletmemenin zarafetinden biraz yoksun. Gerçi bir 'death note'u da yok. Makul görülebilir.

Sürekli de alıntı yapıyor Shakspare'den, ne biliyim, Gulliver'den falan.. E 2 günde 18 bölüm izleyince kafa biraz gidiyor. 'ne diyor bu adam'a dönüyor kafa arada.






Tsunemori bizim underrated izlenimi verilmeye çalışılırken şapşallık dozu fazla kaçmış tecrübesiz ama yetenekli, genç ama yürekli hanım kızımız.




Şapşallığı sinir bozucu düzeyde olsa da 15. bölümden sonra falan bi kendini topluyor, bi özgüven falan geliyor, durumu kurtarıyor yani. (özetle ilk bölümler azıcık sabredeceksiniz)




Ginoza: Yeteneksiz ama çalışkan öğrenci statüsünde konumlandırılmaya çalışılmış olsa da arkasında dram barındıran korumacı tavırları ve merhametiyle izleyiciyi (ya da beni) etkileyen, gözlüklerinin ardından akan karizmasını gizleyen, gittikçe daha da sevip sempati duyarken final bölümünde bağrınıza basmak istediğiniz bir evlat halini alan, kıymeti bilinmeyen favori karakterim!








Kagari: Ekibin biraz umursamaz, biraz haylaz, alaycı ama sadık ve iş ciddiyetinin farkında turuncu kafası. (sanki herkesin saç rengi çok normal de bunu belirttim turuncu diye :p) Kendini ilk bölümden sevdiren, hemen herkeste ortalama sempati düzeyi oluşturacak karakterimiz.

Kagari aslında daha etkin olabilirdi. Sadece bölüm sayısı olarak değil, var olduğu bölümlerdeki etkinliğiyle de biraz yetersiz. (Oops! spoiler!)




Animenin ortalarında

''ay sonunda noluyor
kougami'yle şapşal kız evleniyor mu
şapşal kız infazcı mı olacak
terapi mi görecek
gino bi arkadaşımı daha koruyamadım diye intihar edicek mi
???? ''

gibi bir soru bombardımanından bir tane bile tutturamamış olmam çok acıklı olsa da zevkli aynı zamanda :)

Bir de 10 bölümde ancak öğrendim ben bunların adlarını. İlk 5 bölümü izlerken 'daha isimlerini bile bilmiyorum yaa bitiremiycem bunu galiba benim anime olayım da bu kadarmış' hissi verdirse de şu an isimlerini bakmadan yazabilmenin mutluluğu içindeyim. ^^

Animenin sonunu beğenmeyenler olmuş. Yüce ore-sama @isuramunobara da dahil.  Ama ben beğendim gayet. Genel olarak tüm karakterlerin yaşamlarını nasıl sonlandırdıklarına dair kesin sonuçlanmayan bitişlerle aram iyi değildir ama bunu sevdim. (spoiler sayılmaz :/)

Belki de dramasından. Bilmiyorum.

Sonuç olarak tavsiye ederim. İzleyin. :)



Ha bir de ilk 11 bölümün opening'i gayet güzel. O kadının sesini incelttiği bir nokta var ki geri alıp tekrar tekrar dinliyorum. Ama sonra değiştirdiler. Ne mantıkla yaptılarsa.. Onu pek sevmedim. dinlemedim de zaten.