20 Ocak 2014 Pazartesi

GEZDİM, GÖRDÜM, GELDİM!

Çok okuyanın mı, yoksa çok gezenin mi daha çok bileceği tartışması süredursun, ben ikincisindeki eksikliğimi kapatmak üzere büyük bir fırsat elde ettim ve fırsatı değerlendirdim. Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın bu yıl ilk kez düzenlediği Barış Gemisi projesiyle Hırvatistan'ı, Bosna'yı ve Tunus'u görme ve belki daha da güzeli Louis Olympia gibi bir gemide kalıp, bir sürü güzel insanla tanışıp, arkadaş olma şansını elde ettim.
10 gün boyunca kahrımızı çeken Olimpia

Şans, kısmet veya kader ne dersek diyelim zaten başından beri itici güç oldu biraz benim için. Daha üşengeçlikten staja bile başvuramayan bir insan olarak, geziyi twitterdan kurayla kazanmam galiba gitmem için en geçerli yoldu. Neyse valizler toplandı ( bu kısmı çok abarttım maalesef), dersler, sınavlar asıldı ve 29 Ekim'de gemiye binebildim.
Valizler, pasaport kontrolleri, biniş derken öğlen vardığımız limandan akşam 8 gibi çıkabildik. Gezinin de çoğu açık denizde geçti aslında; ama gemi o kadar güzeldi ki son iki gün beşik gibi sallanmamız dışında rahatımız hiç bozulmadı. Gemiye de gemi demek istemiyorum; çünkü aslında beş yıldızlı otel konforundaydı. Günde üç öğün açık büfe yemekten sonra öğrenci evinde kendimi biraz garip, biraz mazlum hissetmedim desem yalan olur!
Gemide bir sürü program, etkinlik vardı; ama onları şu an es geçiyorum. Hepsinden bahsetsem gezi yazısından çıkıp, başka bir şeye döner bu yazı. Ancak şu kadarını yazayım, altı yüz küsür Türk, yüz elli kadar da yabancı öğrenciyle wi-fi olmayan bir gemide bir çok insanla tanışma imkanım oldu ve bu imkan bence diğer bütün programlardan, etkinliklerden hem daha yararlı, hem de daha anlamlıydı.
Sonrasında 1 Kasım'da Dubrovnik'e geldik. Dubrovnik Hırvatistan'ın liman kentlerinden biri ve çok uzun bir tarihi var, belli bir süre Osmanlı egemenliği altında da kalmış ve çok güzel bir şehir, en azından benim görebildiğim kadarı öyleydi, zira akşam vakti şehrin eski kısmını gezebildik; ama bu kısma sonradan geleceğim.
Güneş doğarken Dubrovnik manzarası
Gemiden inip, otobüslere yerleştikten sonra Dubrovnik'ten ayrılıp, asıl ilk durağımız Mostar'a hareket ettik ve üç saatlik yolculuktan sonra Mostar'a varabildik. Rehber bize biraz kentin tarihini anlattı, 15 dakika kadar onunla gezdik ve sonra serbest kaldık. Köprünün olduğu tarihi kesim çok güzel olmasına rağmen yapabileceğimiz çok bir şey yoktu, bu yüzden bol bol resim çekip, alış-veriş yaptık. Mostar köprüsünün üstünden geçerken, "o" köprünün üstünde olduğumu anlamam da benim yapabileceğim türden bir şey oldu; ama perspektifi de suçladığımı bilmelisiniz, hem daha ilk gidişimdi.
Köprünün telefonumla çekebildiğim en güzel fotoğrafı
Yaklaşık 1-1.5 saat köprüyü ve etrafını gezdikten sonra şehrin dışında bulunan tekkeye gittik ve orada tekrar hangi dinden olursa olsun böyle yerlerin muhteşem bir isabetle seçildiğini ve insana anlatılmaz bir huzur verdiğini anladım. Doğayla iç içe, insanlardan uzak maneviyata varmaya uygun bir yer. En son böyle hissettiğim yer de Sümela Manastırı'ydı sanırım, oradan hesap edin.

Ne yazık ki tekkede o gün dervişler yoktu ve biz sadece indiğimiz yerden tekkeye kadar yürüyüp, orada çay içebildik ( gerçi gemide verilen çaylardan sonra halis çay içmek bayağı iyi geldi). Dönüş yolunda ise planda olmamasına rağmen Poçitel adlı bir Türk köyüne uğradık. Poçitel tek bakışla kalbimi kazandı; ama sıkışık programdan dolayı yalnızca yarım saat kadar kalabildik.

Poçitel
Geri dönüş yolu, pasaport kontrolü falan derken Dubrovnik'e varmamız yine akşamı buldu, ben artık şehri gezemeyiz diye endişelenirken otobüsler eski şehre doğru yöneldi ve kendimizi masal diyarı gibi bir kalenin içinde bulduk. Hem kale, hem de kaleden denize kadar olan cadde o tarihi dokusuyla beni çok etkiledi, belki sabah saatlerinde gitsem bu kadar etkilenmezdim; ama ışıklandırma ve o saatlerdeki canlılık da o geçmiş hissini daha iyi veriyor.

Dubrovnik Limanı'ndan o gece ayrıldıktan sonra rotamız Tunus'tu ve aslında hem Bosna-Hersek'ten hem de Hırvatistan'dan daha etkileyici geliyordu; çünkü bana ilk kez yurt dışına çıktığında gideceğin yerlerden birisi Afrika kıtasında olacak deseler buna pek de ihtimal vermezdim.

Neyse bir kaç gün İtalya dolaylarında yol aldıktan sonra Tunus'a bir öğleden sonra vardık. Programımız yine elimizde olmayan sebeplerden ötürü değişmişti; ama yine de Tunus'ta diğer yerlerden daha fazla vakit geçirdik ve bir sürü şey öğrendim. Mesela (kızmayın!) dünya üzerindeki en ünlü komutanlardan Hannibal'ın Tunus'ta yaşadığını bilmiyordum ve gitmeseydim, muhtemelen hala Avrupa'nın bir köşesinde yaşadığını düşünecektim. Oysa ki Tunus'taymış, gerçi Kartaca'yı bilirken, bunu bilememek de benim ayıbım, ama idare edin artık.
Tunus'ta da ilk gece Sidi Bou Said'e yani yine bir eski şehire gittik.

Sidi Bou Said bir din adamının adını almış, genelde düz olan şehrin nadir tepelerinden birinde bulunuyor. Ve anladığım kadarıyla insanların aileleriyle falan gelip, vakit geçirdiği bir yer. Bir nevi Tunus'un Çamlıca tepesi; ama bir farklı özelliği var: hepsi birbirine benzer şekilde yapılmış, beyaz badanalı, masmavi boyanmış kapı ve pencereli, etrafında yasemin çiçekleri biten evleri. Belki o gün elli tane görmüşümdür; ancak hepsini olanca sadeliklerine karşın hayranlıkla izledim. Zaten Tunus'ta aklımda kalan şeylerden biri de sadeliğin herhangi bir şeyi ne kadar güzelleştirebileceğiydi; çünkü ertesi gün Bardo Müzesi'nde de aynı sadelik beni vurdu; ama bu konuya birazdan geleceğim.

Gördüğümüz evlerden sadece bir tanesi
Sidi Bou Said'de bir kaç saat durdu ve genelde sokaklarında dolaşıp alış-veriş yaptık. Burada önemli bir parantez açmam gerekiyor, eğer yolunuz bir gün Tunus'a düşer de hediyelik eşya almaya karar verirseniz tek bir şeyi aklınızdan çıkarmayın: pazarlık edin. İlk gittiğimizde hediyelik eşya satanların verdiği uçuk kaçık rakamlar karşısında biraz gözümüz korkmuştu; ama iki taraf da hemen uyum sağladı, olan on euro vererek aldığım; ama taşları eksik çıkan satranç takımını aldığımda ben henüz uyum sağlamamıştı ve fiyatını aslında otuz eurodan düşürmem de pek bir mutluluk vermedi. Alacaklarımızı alıp, bol bol fotoğraf çektikten sonra gemiye döndük, ama bu sefer ertesi gün tekrar karaya çıkmak üzere.

Tunus gezisinin ikinci günü daha bir tarihi ağırlıklıydı ve belki de bir daha hiç göremeyeceğim yerleri gezdik. Gezimiz kendi çapında bayağı ünlü olan; ancak benim geziye katılmaya karar verdikten sonra duyduğum Bardo Müzesi'ydi. Osmanlı devleti'nin Tunus'ta egemen olduğu tarihlerde emirin sarayı olarak kullanılan bina daha sonra 19. yüzyılda müzeye çevrilmiş. Saray yine dışarıdan bakıldığında çok sade olmasına rağmen, bazı odalarında muazzam bir işçilik var.

Bardo Müzesi'nin asıl kuruluş amacı Tunus'ta antik çağlardan kalan seramikleri sergilemek; ancak daha sonra o zamanlardan kalan heykelleri ve Osmanlı egemenliği altında bulunduğu zamandaki bazı eserleri de eklemişler, zamanımız kısıtlı olduğu için daha çok heykelleri ve seramikleri inceleme fırsatım, oldu; ama onun için bile süre yeterli gelmedi. bir de önceden belirlenen takvime göre müzede 3 saat kadar geçirmemiz gerekiyordu; ancak çoğu kişi müze gezmeyi sevmediği için(!) 2 saat kadar durabildik, bu da benim kendimce yaptığım planları bozdu.
Müzenin girişinde bulunan seramik, resim yanıltmasın iki katlık
bir duvarı kaplıyordu.


Boyun tutulmasına neden olabilecek güzellikte bir çalışma
Bardo Müzesi'nden sonra Kartaca Harabeleri'ne gittik. Yaklaşık 800 öğrenci olduğundan da 25 kişilik gruplara farklı farklı rehberler verilmişti ve Hırvatistan'daki dünya tatlısı rehberimizin aksine Tunus'taki rehberimiz biraz ilgisiz, biraz da yetersizdi ve sadece Kartaca haritası üzerinde bir şeyler anlatıp, bizi gezmek üzere bıraktı; ama müzelere olan sevgim ne kadar fazlaysa, içinden anlam çıkarmanın uzmanlık gerektirdiği harabelere de ilgim o kadar az ve bu, kasım ayında 35 derece sıcaklıkla pek iyi gitmiyormuş. sonuç olarak harabeleri de gördük; ama olanca etkileyiciliğine rağmen bana pek cazip gelmedi.

Gezimizin ana hatları böyleydi, dönüş yolumuz da sorunsuz geçti demek isterdim; ama öyle değildi. 1 hafta boyunca güneşli olan hava birden değişti ve fırtınalı bir havada gemide olmak pek de güzel bir şey değilmiş, hep beraber bunu anladık. Gerçi ilk gün bunu herkesin yaşadığının farkında değildim; çünkü kamarama büzülmüş "herhalde dönüş programa uysun diye hızlı gidiyorlar, n'olur yavaşlasınlar, n'olur, n'olur diye düşündüğümü hatırlıyorum". neyse ilk günden sonra o sürekli baş dönmesine, dans eder gibi yürümeye alışıyor bünye ya da Allah korusun o ara beynime bir hasar verdim, bir yerden sonra hissetmedim.

En sonunda İstanbul'a vardığımızda hem mutlu, hem hüzünlü hem de daha umutluydum. Mutluluk hem yaşadıklarımdan hem de eve dönme sevincinden kaynaklanıyordu; hüzünse ufak tefek eksikliklerine rağmen masal gibi geçen gezinin bitmesinden ve kısa zamanda arkadaş olduğum bir sürü insandan ayrılmaktan. Umutlu olmamın nedeniyse Barış Gemisi ismine yakışır bir ortamı görmüş olmamdan. yanlış anlamayın, normalde olaylara biraz aksi, biraz ters bir bakışım hep vardır; ancak gemideyken farklı farklı yerlerden gelen gençlerin gerçekten de kendi hallerine bırakıldığında çok güzel bir iletişim kurabildiğine, kısacık bir zaman içinde bulunduğumuz dünyayı güzelleştirmek için topluca fikirler üretebildiğine şahit oldum. Bu da diğer bütün şeylerin ötesinde en büyük kazanımımdı sanırım. Uzun lafın kısası, bu sefer ilkti eğer bir daha böyle bir proje yapılırsa hiç düşünmeyin, katılın. İlla ki bir şeylerin ters gitmesi ihtimali var, ama ufak tefek sorunlara aldırmayınca, böyle bir projeden zevk almamak mümkün değil.

*Bu yazıya aslında çok çok önce başlamıştım; ancak olağanca üşengeçliğimle aylar sonra bitiriyorum, o yüzden yazının içinde mantıksal boşluklar falan görürseniz affedin, isterseniz de uyarın, eleştiriye açığım.

14 Ocak 2014 Salı

Avustralya Açık 2014 - Kura ve İlk tur



Nihayet grand slam sezonunu açtık. Yılın ilk grand slami Avustralya Açık en kavurucu haliyle başladı.
Önce kısaca kuralardan, daha doğrusu Djokovic'in kura şansından bahsedelim. Adeta lokum gibi kura çekti son 3 yılın şampiyonu, dünya 2 numarası Novak Djokovic.

Rafael Nadal, Andy Murray, Roger Federer, Del Potro aynı taraftalar.

Nadal daha ilk turdan -ilk tur için zor bir kura- Tomic'le turnuvayı açıyor. 3. turda da olası rakiplerinden biri Monfils ki sevdiğim tenisçilerin finalden önce karşılaşmasından nefret ederim.

Kortların çok hızlı olduğu konuşuluyor. Ki bu da Rafa için endişelerimi arttırıyor.

DelPotro ilk tur için Tomic Nadal'ı zorlayabilir, hatta bir sürprize imza atabilir demişti. Ancak ilk seti Nadal kazandıktan sonra Avustralyalıların büyük umutlar besledikleri hayal  kırıklığı huysuz Tomic, sakatlık nedeniyle çekildi ve Nadal yorulmadan turlamış oldu. İyi de oldu kurası yeterince taşlı kort da hızlı zaten :(





2. turdaki rakibi 17 yaşındaki Yunan asıllı Avustralyalı raket Thaasi Kokkinakis. Nadal bir Avustralyalıyı daha turnuva dışına itecek sanırım, umarım.

Üzüldüğüm ilk tur eşleşmelerinden biri de Monfils-Harrison. Monfils, Ryan Harrison'ı 6-4'lük 3 setle evine yolluyor. Genç raketi 1 tur daha izlemek isterdik. Monfils'in 2. turdaki rakibi J.Sock ve olası 3. tur karşılaşması Nadal-Monfils.

Andreas Seppi'yi her zaman yıllar evvel bir Roland Garros'ta Djokovic karşısında 2-0 öne geçtiği günle hatırlarım. ''ve servis kırıyor Andreass Sepiiğe!!" sonra 3-2 vermişti maçı.
İlk turda henüz geçen hafta Federer'i yenen ve özgüven tazeleyen Lleyton Hewitt'i 5 set sonunda saf dışı bırakıp 2. tura yükselen bir diğer isim. Hewitt'in elenmesine de üzüldüm açıkçası.




Avustralya'lılar ilk turdan dökülmüşler.

Federer, Djokovic, Murray, Del Potro, Ferrer beklendiği gibi tur atladı.
Ayrıca Tsonga, Berdych, Gasquet, Wawrinka, Dmitrov, Youzhny, Janowicz, Raonic tur atlayan diğer isimler.

İlk turda şok bir sürpriz yaşamadık.

İlk turun en dikkat çekici karşılaşması 2 saatlik final seti, 4.32'lik toplam süresiyle Daniel Brands-Gilles Simon eşleşmesi. Maalesef 4 saatin ardından tur atlayan Simon oluyor.

Bu 4 saatlik ilk tur karşılaşmasını bile gölgede bırakan klasik Avustarlya Açık sıcaklarına değinmeden geçmeyelim. Sıcaklıklar 40 dereceyi aşıyor. İlk turun bilançosu bayılan 1 çizgi hakemi 1 ballboy, kusmalar, fenalaşmalar, 1 adet sıcaktan sandalye molasında sandalyesine oturamayan Federer.





Daha ilk turdan tenisçiler isyan etmiş durumda.







28 Aralık 2013 Cumartesi

Code Geass



'Abi burası neresi yaa' diyerek girdiğim anime dünyasında yine duygusal ve derbeder finalli bir animeyle karşınızdayım. Hep böyle bitmek zorunda mı!?

DeathNote'umsu bir anime diyebiliriz. Kurgu güzel. 25'er bölümlük 2 sezon. toplam 50 bölüm. Yeni başlayanlar ve Kısaanimeseverler için gayet uygun.

Özellikle ilk sezonun son 5 bölümü inanılmaz hızlanıyor. Bir bölüm daha bir bölüm daha diye diye izletiyor kendini sınav haftasında. İkinci sezonun da son 5 bölümü aynı şekilde sezonun ilk bölümlerine nazaran daha kuvvetli bir izleme dürtüsü uyandırıyor.

Britanya Japonya'ya savaş açmış ve Japonya benim Power Rangers'a benzettiğim insan tarafından kontrol edilen  robotumsu silahlara, Knightmare'lere, karşı koyamamıştır. Artık Bölge 11 olarak adlandırılır. Japonlar da birer '11'dir. Ve 3. sınıf insandırlar kendi vatanlarında.
Haliyle bazı küçük direniş grupları var.



Lelouch Lamperouge (kısaca luluş) sakat ve kör kardeşiyle soylu bir ailenin himayesi altında, Britanya veliahtı olduğu gerçeğini saklayarak normal bir hayat süren - ve her zamanki gibi- zeki kahramanımız. Vakti zamanında annesi -ki kraliçe oluyor kendileri- öldürülüp kardeşi de sakat kalınca babası tarafından siyasi arenada işe yaramayacak zayıflar olarak Japonya'ya sürülmüş, Babası Britanya İmparatoruna ve Britanya'ya nefretle büyümüş. Hayattaki tek değer verdiği varlığı kız kardeşi Nunnally'nin mutlu yaşayabileceği bir dünya yaratmak istiyor.














Bir gün kazaya karışıp gizemli yaratık C.C.'den Geass adını verdiği özel bir güç alıyor. Bu güç gözlerine bakarak emir verdiği kişiye istediğini yaptırmasını sağlıyor. Ancak her insanda yalnızca bir kez kullanabilir.

Edindiği bu güç ve zekasıyla küçük direniş gruplarından birini Britanya için en büyük tehlike, Japonlar için en büyük umut haline getirir.

Lelouch kardeşleri Cornelia, Euphie, en akıllı abisi Schineizel ve babasına karşı 'ZERO' kimliğiyle savaşmaya başlar.






Stratejiler... stratejiler... DeathNote'taki gibi 2 kişi arasında geçmiyor anime. Çok fazla karakter var. İzlerken beynim döndü bir ara. PsycoPass'te de bu kadar çok karakter yoktu. Bir de taraf değiştirmeler, öldü sandıklarımızdan dirilenler falan da olunca ilk çok karakterli animem beni biraz zorladı.

Luluş'un da işi gerçekten zor.




Nunnally
Sakat ve kör, iyi niyet timsali küçük kız kardeş. Zero'nun yola çıkış amacı, uğruna dünyayı fethetmek istediği kardeşi aynı zamanda da ayak bağı. En olmadık zamanlarda düşmanlarının koz olarak kullandığı Luluş'u zora sokan, elini kolunu bağlayan kardeşi.
Ayrıca ablası Euphie gibi bir fedakar tavırlar bir iyilik meleği halleri.. Oldukça etkisiz gözükmekle birlikte psikolojik yıpranma faktörü Luluş ve Luluşseverler açısından.
Bir de en son gözü açıldı niye açıldı niye kapanmış sonra niye kapanmadı madem Luluş'a dokununca açılıyordu niye önceden dokunmadı? oraları anlamadım ben.





                                         

Suzaku:
Luluş'un çocukluk arkadaşı, son Japonya başbakanının oğlu, aşırı onurlu bir Britanyalı. Bütün anime deli etti beni. Ne istediği belli değil. Neyse ki sonlara doğru işe yaradı azıcık.

Euphemia:
Ayyy çok gıcık bir şey. Aşırı duygusal. Ütopik barışçıl. Halkın prensesi modları falan. Neyse ki hakettiğini buldu.





C.C.
Pizza canavarı halleri çok sevimli. Luluşumun sağ kolu. İyi ki var.

V.V
Tam bir GOT  karakteri bence. İzlemedim ama öyle gibi.










Kallen
Seninle her şey çok daha farklı olabilirdi Kallen...












Cornelia:
Animenin en düzgün karakterlerinden biri. Kararlı, ayağı yere basan akıllı prenses. Ama ilk ölüm süsünden itibaren etkisini yitirdi.








Schineizel:
Luluş'u en çok zorlayan karakter. Küçükken de satrançta hiç yenememiş zaten.
Bunun yanı sıra Luluş'a en çok benzeyen. Aslında düşman olmasa iyi karakter. Tam imparator olacak adamdı.







Nina
En başından beri ennn uyuz olduğum karakter.
Silik-Ezik-İnek-Dengesiz psikopat.
Şimdi Euphi bunun hayatını bir kere kurtardı ya.. Allahımm.. 'Prensesim! Prensesim!' Sonra da içinden canavar çıktı zaten. Son bölümde ufak bir iyiliği dokundu ama bu iticiliğini hafifletmeye yetmez.














Lloyd Asplund
Herkesin sevebileceği bir karakter. Doğal patavatsız. Aşırı umursamaz.











Lakshata
Ya da Rakshata.(ah şu Japonlar!) Lloyd'un dişi hali. Biraz daha aklı başında görünümlü. Bilimle eğlenen zeki kadın karakter güzel oturtulmuş.











Diethard
Ay bunun da ne tarafta olduğu belli değil!
Başlarda meslek aşkıyla rating için her şeyi yapan, sevilebilecek düzeyde karaktersiz ve güvenilmez hoş bir adamdı aslında. Sonra 'geassı bende de kullan zeroooo' diye diye gözü açık gitti.

Rolo:
Acıdım lan :(












Toudou
Gururdan geberecek. Eski asker. Akıllı bir adam. Japonya Japonya'yken son direniş zaferlerinden birinin mimarı. Animeye de 'zekalı' bir giriş yapıyor. Gururlu duruşunu hiç bozmuyor.
Bu arada gerçekten de gururdan geberdi bu galiba.














Ougi
Anadolu takımı topçusu. Şampiyonlar ligi seviyesinde değil.
Buna da kılım biraz. Yeterince kararlı değil.
Ayrıca 'böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum aldır bunu' diyerek yardı beni ahahahjajaja






Xingke
Bir-iki faydası dokunuyor ama sevmedim bunu da. Fazla duygusal. Hem hani öldü ölecek hastaydı bu? Bi ölemedi gitti.



Animede çok karakter var gerçekten. Hepsinin de önemli denebilecek, en azından değinilebilecek rolleri var.
Bir tane şapşal var mesela direniş grubundan. Aşırı şapşal. Matsuda yanında Kira'nın babası kalır o derece.




Bir tane daha şapşal var Luluş'un Ashford akademideki arkadaşı. Rivalz'dı adı. Mesela onun şapşallık kıvamı tutmuş. fena değil.






Aaa bak unutuyorduk. Shirley var yine akademiden. Luluş'a aşık. Luluş da buna sıcak davranmıyor değildi aslında olabilirdi yani. Bu Luluş da çok çapkınmış bak şimdi düşündüm de. Ama en sadık sevdiceği buydu gerçekten.

Sonra hizmetçileri var Luluş'ların. Kadının içinden Jackie Chan çıktı.

Müziklere gelecek olursak açılış-kapanışta iş yok bence. Ah nerde o eski animeler PsychoPass'ler! 



Final bölümünün finalindeki müzik güzeldi ama. Zaten o sahnenin dokunaklığıyla mini mini bir kuşta bile ağlayabilirdim:(  LULUUUĞĞĞĞŞŞŞ!!!! WWWĞAAAAAA!!!

Burdan buyurabilirsiniz:





Sonuç olarak bence izleyin güzel.

28 Kasım 2013 Perşembe

Katya'nın Yazı - TREVANIAN







"Gerçek olamayacak kadar kusursuz ve kanıtlanamayacak kadar acı...

İnsan ruhunun derinliklerine inen sürpriz dönüşlerle umulmadık bir etki yaratan inanılması zor bir yaz."










Uzuuun bir aradan sonra bloga yazmak biraz zor oldu. Birkaç kez başlayıp bitiremediğim bu yazıyı muhtemelen tatminsiz sonlandıracak olsam da yayınlamaya kararlıyım.


Yine bir Trevanian kitabı.. Bloga yazamadığım dönemde 2 trevanian kitabı daha okudum. İkisini de yazmayı düşünüyorum. 



        "Rahatlığı ve gerilimi aynı zaman aralığında veren, Bask kültürünün ince ayrıntılarını içinde barındıran, metin aralarındaki ipuçlarını takip edenler için soluk soluğa edemeyenler için şok bir son"



Ben maalesef takip edemeyen güruhta olduğum için soluk soluğa kısmına olumlu yorum yapamayacağım ama şok olduğum kesin.

Hikayeye değinecek olursak:
Doktor Montjean genç ve idealist denebilecek, Basklı ama kendi kültürüyle ve aksanıyla pek barışık olmayan kahramanımız.

Küçük bir kasabada yaşlı doktor Gros'un yanında çalışmaya başladığı yaz gizemli ailemiz Treville'lerle tanışıyor. Ukala erkek kardeş Paul, kendini ilgi alanlarına vermiş ve geriye de kendinden bir şey bırakmamış, dünyadan patolojik olarak habersiz hasta bir baba ve o yaza ismini veren Katya..

Katya sağlıklı ve atletik, dönem kadınları çizgisine bir hayli aykırı, zeki ve kelime oyunlarını seven, ruh haliyle de dikkat çekici bir kadın.

        

       ''Bir genç kızın anatomiye ilgi duymuş olduğunu 1914 yılında itiraf etmesinin ne etkiler yaratacağını nasıl tarif edebilirim? ...Çağın kibar konuşma geleneği insan vücudunun varlığından haberdar olmayı bile reddediyordu, nerede kaldı bölümlerini tek tek ele almak."


Genç doktorumuz Katya'nın sıradışılığına vuruladursun biz de büyük savaş öncesi-sonrası durum betimlemeleriyle doyuruyoruz kendimizi.


         "Büyük savaştan önceki yaza değinmek isteyen her yazar, havanın o olağanüstü güzelliğine de değinmeye kendini zorunlu hissetmektedir..
...Avrupa'nın tümü o sıra pırıl pırıl, tatlı bir havayı paylaşmaktaydı. Dört korkunç yıl boyunca da paylaştıkları son şey bu oldu.. tabii savaşın getirdiği çamur, acı, nefret ve ölüm dışında.
On dokuzuncu yüzyılı yirminci yüzyıldan ayıran o savaşın nitelikleri de bunlardı zaten. Zerafet çağı yeterlilik çağından o savaşla ayrılıyordu."


Kitabın genel olarak psikolojik-sosyolojik tespitlerini, betimlemelerini okumak oldukça zevkli. Ancak bir yerden sonra "e nolcaksa olsun artık!" diyip yarım perde gözlerle okumaya başlıyorsunuz.

Ben de bitsin artık bu kitap noktasına geldiğimde sessiz bir okul kütüphanesinde yarı uykulu yarı azimli sayfaları çevirirken birden NOLUYOO YAA diye zıpladım adeta. Hemen önceki sayfalara döndüm. Tekrar okumaya başladım.

Kitabın arkasındaki 'Takip edenler için soluk soluğa edemeyenler için şok bir son' cümlesi oldukça doğru.
Kitabı anlayıp anlamadığımdan bile emin olmayarak daha önce okumuş olan bir arkadaşımı aradım. Zira artık kendini zorlayarak okuduğu bir kitabı kelimesi kelimesine anlamak istiyor insan.


Velhasılı kelam klasik bir Trevanian kitabı. Okunur mu? okunur. Son 30 sayfasına diyecek yok zaten. Ancak tüm kitap boyunca gizemden 'boğulunduğunu' da söylemek lazım. Bana göre fazla uzatmış. Spoilera falan girmiyim de şimdi.

Kitabı çok dehşet bulanlar var. Kalbinin derinliklerine dokunduğunu söyleyenler de. İlk aşk masumiyetinden etkilenenler de -ki en arka planda kalan konudur o sondan sonra aşk bence- Belki gençlik yıllarında kitaptaki benzer psikoljileri yaşadıklarından, bilemiyorum. Ben şahsen ortada buldum.