9 Mayıs 2015 Cumartesi

İstanbul'dan Federer Geçti






Bir blogcuğum vardı benim diye hatırlayıp, bu turnuva deneyimini yazmazsam ayıp olur düşüncesiyle burdayım.

Sevgili blogdaşımın da benim de bir miktar yoğunluklarımızın iyice yoğunlaştığı şu dönemde kelimeleri özenle dizmek çok kolay olamayabiliyor. Yine de ders çalışma amaçlı bulunduğum bir kütüphane ortamında bu yazıya vakit ayırma zorunluluğumu yerine getirmek istedim :)

Efenim öncelikle Federer'in İstanbul'a gelmiş olması muazzam olay. Bu adamı canlı izledikten sonra, ki nasıl bir Rafa fanı olduğumu bilirsiniz, ''Aa tv'de tenis maçı mı varmış..hmm. neyse ya..'' gibi birtakım tepkiler verebiliyorsunuz. Yarattığı tatmin duygusu öyle bir boyutta.

Şimdi şöyle en baştan alalım.. Bi kere Federer'in geleceği duyurulduktan sonra her gün biletler ne zaman satışa çıkıyor kontrollerimi yapmama rağmen final ve yarı final biletlerinin satışa çıktığını hiç görmedim. Telefonla blogdaşımı arayıp napalım çeyrek final ve hangi güne bilet alalım (şehir dışından geleceğim için daha detaylı bir program yapmamız gerekiyordu çünkü) diye kararlaştırırken çeyrek final biletleri tükenmiş bulundular. Biz de 2. turun 2 gününe bilet alıp heyecanla turnuvayı bekledik.
Ve o muhteşem gün geldiğinde yola koyulduk. Şahsen benim Konya'dan İstanbul'a gelmem İstanbul'dan tesislere ulaşımdan daha kolay. İstanbul'dan diyorum çünkü İstanbul'un rakımını nüfusunu gösteren tabelanın dışında bir yerlerde.

Ayrıca o kırmızı çift katlı otobüslere binin 5 dk yürüyün korttasınız tarifi de ne derece tam tartışılır. Bir kere en ufak bir tabela yok. Soruyoruz kimse bilmiyor. En son sırtında raketiyle bir genç kız görünce gözlerimiz parladı. Kendisi tarif etti sağolsun.

Tesisler bence küçük ve yetersiz. Yani alan çok dar ve ihtiyacı karşılamıyor. O kadar insan için kort dışında küçük otel lobisindekiler kadar koltuk yok. Etraf çimenlik yeşillik de değil ki oturup dinlenesin.

Biletler koparılmamasına, barkot okutulmasına rağmen gün boyu giriş-çıkış yapılamaması kötüydü. Perşembe günü tam korttan çıkarken çıkıp tekrar gelecekler için kaşe bastırın anonsu geçildi. Yetersiz ve tam anlamıyla ihtiyaçları karşılayamayabilecek bir tesis için bunu ilk günden farkedip uygulayabilirlerdi. Organizasyon eksikliği bence.

Kortta hakemi karşıdan gören taraftaydık. Ve o inanılmaz güneş Dimitrov'u görmemizi engelledi diyebilirim. Bu hususu seneye ayrıca dikkate alıcaz :)
Bunun yanı sıra aydınlatma direkleri birçok seyircinin, ön sıradaki o mavi barlar da komple ön 2-3 sıranın görüş açısını kapatıyordu. İlk gün en ön sırada Federer'i iki demir arasından seyrettik yer yer:(






Bana göre en can sıkıcı konulardan biri de sürekli sandalye molası olmadan içeri girmeyin anonsuna rağmen görevlilerin oyun her durduğunda akın akın insan almasıydı. Lahyani 15'i 30'u unutur ama 'lütfen oturunuz!' Türkçe öbeğini kesin seneye de hatırlayacaktır. Çok sevimli söylüyor, o ayrı ^.^

Ayrıca top toplayıcı çocuklarımız biraz koordinasyonsuzdu. Sürekli ellerinden top kaçırdılar. Bir Wimbledon ciddiyetiyle seçilmeseler de biraz eğitim şart arkadaşlar :(
Neyse çok da ahkam kesmiyim şimdi detayını bilmiyorum :)

Bir de o Federer'li gözlükleri nerden buldunuz arkadaşlar? Ben aradım onlardan bulamadım sadece şapka- tshirt vardı alanda. Elinde fazla olan varsa göndersin bana lütfen. Bakın en çok aklımda o kaldı. lütfen :(

Unutmadan Federer ilk maçında takır takır oyunları alırken 'BİRAZ YAVAŞ FEDEREERR!' diye bağırıp Federer oyun kaybetmeye başlayınca 'ŞAKA YAPTIM FEDERER!' diyen beyefendiye selamlar :)

Dimitrov gününde ise Bulgar tenisseverlerin renk kattığını söyleyebiliriz. Tabi kendileri için ulaşım daha kolay olmuştur muhtemelen diye de eklemek istiyorum.

Özetle ortamı eksik bulup çok da sevemesem de seyirciler -oyuna sonradan girip sinir bozanlar hariç- ve oyuncularıyla güzel bir turnuva deneyimi yaşadık bence ülkecek.




Sadece Federer'den bahsetmiş gibi oldum ama yazı daha fazla uzamasın diye.. Yoksa seyirci olarak diğer tenisçilere de hakkını verdik bence :) Daha çok bir seyirci olarak turnuva nasıldı yazısı olsun bu. 

''1000 euro ateşlesene quevas!"



Ekselansları da aldığı parayı kuruşu kuruşuna haketti valla helal olsun. Birkaç gün boyunca attığı İstanbul temalı twitleriyle turizm elçimiz oldu.






Ben her koşulda önümüzdeki seneyi iple çekiyorum. Lütfen azıcık bize de final-yarı final en azından çeyrek final bileti bırakın abiler ablalar...


25 Nisan 2014 Cuma

Roland Garros Öncesi Toprak Sezonu ve Rafa 'The Tam Bir Hayal Kırıklığı'




Daha önce de hüzünle belirttiğim gibi yılın en sevdiğim sezonu toprak kort sezonu aynı zamanda yılın en yoğun dönemi wimbledon'ı da içine alacak şekilde. Öyle ki daha bir toprak turnuvası izlemedim. Ama yasa boğucu geçtiğinden de haberdarım.





Nadal geçen sene finalde Djokovic'e kaybederek üzdüğü Monte Carlo'da bu sene final de göremeyerek -David ferrer'e yenilerek- sonrasında da Barcelona Open'da Almagro'ya çeyrekte yenilerek Rolad Garros öncesi hiç hoş sinyaller vermedi.




Federer ise katılmadığı Monte Carlo'ya bu sezon katılıp final görerek bizlere korku salmaya devam ediyor.  Wawrinka'nın da gayretleriyle AusOpen 2014'te gerçekleşmeyen bir İsveç finali sundular bize.

Wawrinka da avustralya finalinden sonra düştüğü yönünde sürekli eleştiriliyordu. Toparlamış. Bi kendine gelmiş maalesef.




Djokovic de geçen sene finalde Rafa'yı yenip kupasını da eline alıp yürüyerek evine götürdüğü Monte Carlo'da Rafa kadar olmasa da hayal kırıklığı yarattı.
Bileğinin sakat olduğu sonra da düşünüldüğü kadar kötü olmadığı bilgisinin geldiğini de ekleyelim.




David Ferrer ve Nico Almagro sezonun kazanan isimlerinden ikisi diyebiliriz. Rafa'yı yenmek özgüven tazeletmiştir.




Nadal oldukça sıkıntılı. Çok büyük hayal kırıklığı bu iki turnuvudan birden yarı final göremeyerek ayrılması. Hayır yani yenildiği adamlar da... Neyse.




Şimdii... Biraz da özele girelim. Malum Federer'in hanımı Mirka kızımız tekrar hamile. Federer de ailem her şeyden önce gelir takvimimi ona göre ayarlıcam tanımam öyle grand slam falan minvalindeki açıklamalarıyla kulislere hareket getirdi.

Ancaak asıl bomba gibi düşen -ama nedense Türkiye'de tt olamayan, timelineımda infial yaratmayan- olaya. .
Bizim tarzan Nole baba oluyormuş. DJOKOVIC BABA OLUYOR! Her fırsatta uyuzluğunu dile getirdiğim nişanlısı Jelena hamileymiş. Bunu bir twit atarak biz sevenleriyle(!) paylaştı.
Hesaba defalarca baktım. Onaylanmış hesap. Bi daha bakim vallaa da onaylanmış hesap ha durumundan sonra ikna oldum.  Ne diyelim allah analı babalı büyütsün.





İnşallah Federer'in ikizleri doğduktan sonra yaşadığı performans düşüklüğünü yaşar. Çok da gerek yok gibi ama nolur nolmaz. Rafa'ın da hali ortada şimdi.

Ha bir de bu arada Ivan Lendl ve Andy Murray birlikteliği sona erdi. Ayrılık Lendl cephesinin kararıymış. Ve Murray bayağı dımdızlak kaldı ortada hala da bi koçu yok. En son koç olabilecekler listesini 7-8 isme indirmiş. Bayan koç da olabilirmiş diye duyduk. Yakında açıklar heralde.
Wimbledon kazandıktan sonra kendine gelemedi bu çocuk :(





İlk etapta aklıma gelenleri yazdım çok da uzatmıyım şimdilik bu kadar. Sezonun kalanında mutlu mutlu, caps locku bol, coşkulu yazılar yazmak dileğiyle esen kalın efenim.








6 Nisan 2014 Pazar

4. SEZONA BAŞLARKEN GAME OF THRONES-2

Bir önceki postta -ki buradan ulaşabilirsiniz- 4. sezon öncesi Westeros'un daha güneyde kalan topraklarındaki durumu özet geçmiştim. Bu sefer ise Sur'un ötesi de dahil olmak üzere kuzeyi anlatmayı planlıyorum, zira hikayede çok önemli rolü olan ve olabilecek karakterlerin bir çoğu bu sezon kuzeyde.
Stannis'in asıl dinlemesi gereken Davos; ama nerde?
İlk bahsedeceğim, kuzeyli olmayan, hatta orayla kısa zamana kadar pek ilgisi bile olmayan; ancak Sur'dan gelen haberleri alınca yolunu Kral Toprakları'ndan kuzeye, Sur'a çeviren Stannis Baratheon ve ordusu, bunlara kendisi bir ordu gücünde Kırmızı Kadın'ı ve sadakatine ve düşünme şekline hayran olduğum Davos'u ekleyince, hiç de azımsanmayacak bir kuvvet teşkil ediyorlar. Geçen sezon biterken Stannis daha yeni kuzeye doğru yola çıkmaya karar vermişti ve gelişini ne zaman görebiliriz, pek belli değil; ama onun gelişinin kuzeyde dengeleri değiştireceği kesin. Stannis'in kendisine bir parantez açarsak seride sevip sevmediğimden emin olamadığım karakterler arasında, bunu mesela Varys'de de yaşıyorum; ama Varys çok komplike bir karakter, bir yere kadar nerede ne yapacağı belli olmuyor; Stannis ise tam tersi, seride kendi kurallarını belirlemiş ve bunlara neredeyse tam bir kesinlikle uyan tek karakter. Başkalarına sevimli veya daha korkutucu görünmek için eylemlerini değiştirmiyor, doğru bildiği ne varsa onu yapıyor, bu da Game of Thrones'un o belirsiz atmosferine biraz ters düşüyor, aslında şu ana kadar yaşayabilmesi bile mucize olabilir düşününce; ama oynamakta olduğu role devam ediyor, önemli olan da o.
Mance ile ilgili ilginç bir anekdot; kendisi boş zamanlarında Aberforth Dumbledore
Diğer bir önemli olay da Mance Rayder'in Sur'a kadar dayanmış olması. Mance Rayder bize geçen sezon tanıtılsa da kendisini pek görememiştik. Aslında çok daha derinlikli ve yine ne tam iyi, ne de tam kötü diyebileceğimiz bir karakter. Bir yandan Nöbet'e sırtını dönmüş ve yabanıllara katılmaya karar vermiş; ama şu an Sur'a dayanmasının güneylilerle bir ilgisi yok, o da kendi halkını (ki o kadar yabanılı kendi hükmü altında toplamak inanılmaz bir iş kitaba göre) Ak Gezenlerden korumak istiyor. Fakat bu düşüncesi Nöbet'in kurulma amacına aykırı; yani yine çatışması bol bir sezon izleyecek gibiyiz.
You know nothing Jon Snow diye diye aşağılıyorlar çocuğu, olmuyor!
Sur denince akla ilk gelecek isim de tabii ki Jon Snow. 5 kitabı da okuduktan sonra Game of Thrones'ta en sevdiğim karakterin kendisi olduğuna karar verdim. Gerçi ilk kitaplardan beri seviyoruz, sayıyoruz kendisini; ama Game of Thrones'un hataya aman göstermeyen, acımasız atmosferinde o iyi ve düzgün duruşunu bozmadan; ama gerektiğinde sertleşip, zor kararları verebilen biri haline dönüştü. İkilemler yaşamıyor mu, tabii ki yaşıyor; ancak mesela Robb'un aksine en önemli şeyi göz ardı etmiyor (Robb'u da sever, sayardık; ama yapmaması gereken bir hatanın nelere mâl olduğunu biliyoruz). Yani Jon Snow herkesin biraz acımayla, biraz da küçümseyerek baktığı Ned Strark'ın gayrı-meşru oğlundan, etrafındakileri yönetebilecek konumda, başkalarının saygı duyduğu bir insan hâline geldi ve bu dönüşüm Robb'un gene bir oğlandan krala dönüşmesinden daha sağlam temellerle gerçekleşti.
Bir de Jon Snow'la ilgili spoiler olmayan, gerçekliği de kanıtlanmayan; ama çok yaygın bir fan teorisi var ki, "ben her şeyi diziyi izleyip öğrenmek istiyorum" diyenler okumasın; ama kitaplarda geçmediği için bence rahat olunabilir. Bu teori de Jon'un kitapta ve dizide geçtiği gibi Ned Stark'ın gayrı-meşru oğlu olmadığı ve aslında Rhegar Targeryan'ın ve Lyanna Stark'ın çocuğu olduğu teorisi. Bu öyle bir tahmin ki özellikle kitapları düşününce insan bunun doğruluğuna hemen inanabiliyor. Elimizde bunun işaretlerini veren bir çok şey var çünkü, Lyanna'nın Ned onu kurtarmaya gittiğinde ölmesi ve Ned'e ölmeden önce bir söz verdirtmesi; Ned'in herkes tarafından çok onurlu bir insan olarak bilinmesine rağmen, gayrı-meşru bir çocuğunun olmasının imkansızlığı; Jon'un annesinin adının dizide hiç geçmemesi(kitapta geçiyor; ama gerçekliğinden herkes şüpheli); en son olarak da Lyanna'nın tutulduğu yerin başında kralın nöbetçilerinden üçünün beklemesi ki Rhegar'ın kendi karısının bile başında bu kadar adam yok normalde. Eğer böyleyse, Jon'un zaten önemli olan rolünün ilerideki kitaplarda daha da artması ve zaten azımsanmayacak sayıda olan taht adaylarına eklenmesi ihtimali var. Diğer bir akla yakın teori de Jon'un Lightbringer olması ihtimali; ama o hem çoğunlukla kitaplarda bahsedildiği ve dizide şu ana kadar pek geçmediği için, hem de çok ayrıntılı hatılamadığım için başka zamana diyorum.
Uzak geleceği bırakıp, bu sezonu düşünürsek de Sur'a Mance Rayder dayanmış vaziyette, Lord Kumandan'ın da ölü olduğu gerçeğiyle birlikte bu sezon Jon'a düşecek sorumluluk eskisinden kat be kat fazla.
Kuzeyde bahsetmediğim tek bir karakter kaldı; o da hikayesinin nereye uzayacağı tamamen tahmin edilemez olan Bran Stark. Bran geçen sezon kardeşiyle Kışyarı'ndan kaçıp, onunla da ayrıldıktan sonra, Jojen ve Meera ile tanışıp, Sur'un kuzeyine doğru yol almaya başlamıştı. Bu arada kendisinin bir warg olduğunu, yani istediğinde ulu kurdu Summer'ın derisine girebildiğini öğrenmiştik. Hatta serideki nihai amacı Bran'i taşımak ve kendi ismini tekrarlamak olan Hodor'un bile derisine girmişti. Bu sezonda da Bran'in diğer karakterlerden farklı olan spiritüel yolculuğu devam edecek gibi; ama yolun sonunda ne olur, spekülasyonlar dışında bilemeyeceğimiz bir mesele bu.
Game of Thrones'un yeni sezonuna 12 saatten az kalmışken kuzeyin son durumu da böyle, bütün underdoglar buraya toplanmış; ama herhangi birisinin dönüşü muhteşem olabilir, benim oyum Jon'a tabii ki; ama iş bitirici özellikleri nedeniyle Davos'a da dikkat edin derim. Üşengeçlikte bir dünua markası olduğum için de Daenerys  a.k.a. Khaleesi'miz hakkında yazmayabilirim; ama onun zaten olayı hep aynı, ben ejderhayım, ben zincirkıranım, kraliçe olacam ben diye etrafa söylenip, sonra bütün sezonu çölde geçirmek. Son olarak da trailer verip gideyim ben, olur da birileri okur ve bu böyle değildi, şöyleydi diyen olursa yorum kısmımız ardına kadar açık efendim:)
Cities in Dust çok yakışmamış mı trailera, olayın tam özünü yansıtıyor, serinin sonunda taş taş üstünde kalmayabilir çünkü.

31 Mart 2014 Pazartesi

4. SEZONA BAŞLARKEN GAME OF THRONES-1

Siyasi güç için çatışmanın Türkiye'den daha fazla olduğu tek yer olan Westeros'ta 4. sezona giriyoruz. Hem diziyi takip eden hem de kitap serisini okuyan biri olarak dizinin 4. sezonu öncesi çoğunlukla işsizlikten, biraz da okuyan olursa hatırlatma niteliğinde bir yazı yazayım dedim. Ancak George R.R. Martin'in serisinde karakter, yer ve olay enflasyonu olduğu için, bu yazıyı parça parça yayınlamayı planlıyorum, hem 6 nisan'a kadar geri sayım olur. Bu arada yazının dizide şu ana kadar gelinen yerlerden kesinlikle spoiler içereceğini, belki ayrı bir kısımda kitaptan da spoiler verebileceğimi ekleyeyim, sonra seyir zevkiniz bozulmasın.
Bu postta, coğrafi bir ayrım yaparak Westeros'un Frey kulelerinden başlayarak güneyini anlatmayı planlıyorum; ama çok da güneye inmeyeceğim yani Yüksek Bahçe'yi ve Dorne'u dahil etmeyebilirim.
Bu sezon Lannister'ların resmiyette olmasa da fiilen tahtta olacakları 3. sezon. Geçen sezonun sonunda kitabın belki de en trajik olayı- Red Weddingle Stark ne kuzey tehdidini bitirdiler ve stannis Baratheon da Karasu Savaşı'ndan beri ortalarda görünmediği için şu an galibiyetin tadını çıkarıyorlar. Ancak bu keyif ne kadar sürer bilinmez; çünkü Stannis yenilmiş olsa ve şu an yüzünü kuzeye dönmüş olsa da hala bir tehdit, Nehirova (Riverrun) Catelyn Stark'ın amcası Karabalık'ın elinde ve güneydeki Martelllere ne kadar güvenebileceklerini bilmiyorlar.
Ayrıca Lannisterlar birbirlerine de tam anlamıyla güvenmiyorlar. Serinin başında düşüncesizce davranan, kendi çıkarları için başkalarını harcamaktan çekinmeyen Jamie Lannister, muhtemelen kılıç kullanan elinin kesilmesiyle başlayan bir karakter gelişimine gitti ve şimdi Cercei'nin asıl yüzünü daha iyi görebiliyor. tyrion zaten başından beri ailenin geri kalanından farklı ve onlardan biri tarafından öldürülmek istendiği gerçeği de ailesine olan güvenini sağlamlaştırmamıştır şüphesiz. Cercei maalesef hep aynı şekilde davranıyor. Zeki olduğunu ve gücün kendisinde olduğunu zanneden bir karakter; ama kitapta da dendiği gibi güç, zenginlik ve güzellikten sadece birisi gerçekten onda var ve bu da geçmek üzere. Onun dışında sezon başlarken Lannisterların en büyük aktivitesi yaklaşan düğün gibi görünüyor; ama Game of Thrones evreni insanın kendini en güvende zannederken, olayların tersine dönebileceği bir yer.
Hem Robb'a hem ulu kurduna yapılmış en büyük hakaret; ama North remembers!
Kuzeye Frey Kulelerine dönersek, Red Wedding bütün kuzey tehdidini dağıtmış görünüyor. Zira o gün bir tek Robb Stark ve annesi değil, birçok Stark sancakbeyi de öldü, ya da esir alındı. Bu da savaşın bittiğinin göstergesi adeta. Red Wedding hakkında da söylenecek çok şey yok; ama nedeni hakkında söylenebilecek şeyler var, bu olay her ne kadar sadece Martin'in acımasızlığı olarak görülebilse de aslında bir plot device yani hikayenin ilerlemesini sağlayacak bir aygıt sadece. Aynı kategoriye Ned Stark'ın ölümünü de koyabiliriz mesela. Bu iki olay olmadığında hikaye bir şekilde tıkanıyor, Ned Stark ölmese Westeros'taki büyük savaş hiç başlamayacaktı muhtemelen; Robb Stark ölmese de dizide söylenenin aksine Robb kuzeye, kaybettiği toprakları almaya dönecek ve bir ilerleme kaydedemeyecekti. Gerçi şu an çok bir ilerleme var mı derseniz, tabii ki yok; ama Kışyarı'nın(Winterfell) Boltonların elinde olması, Starkların elinde olmasından çok daha ilgi çekici ve sonraki kitapları etkileyen bir durum.
Red Wedding'e gelmişken Arya Stark'tan bahsetmemek olmaz. Babası öldüğünden beri, ailesine kavuşmak için çaba gösteren Arya'nın yaşadıkları pembe dizilerde yaşanmadı resmen. Önce Sur'a giden gruba katıldı Kışyarı'na gideceğim diye, sonra başlarındaki adam öldü, Kardeşlik'e rast geldi, biz seni götürürüz dediler, onlar hafiften cayınca, kendim yaparım deyip kaçtı; bu sefer Tazı onu kaçırdı, fidye için ağabeyine ben teslim ederim dedi, geç kaldılar. Tabii uzaktan bakınca Arya'nın Red Wedding öncesi ailesine katılmasını onun muhtemel ölümü ya da Boltonla evlendirilmek için esir alınması olacağını  biliyoruz; ama bu onun için üzülmemize engel değil. Aynı zamanda Arya'nın yaşşadıkları da kendi karakter gelişimi için çok önemli, seride hamuru intikamla yoğrulan bir karakter ve ileride dönüşeceği insan bir sürü dengeyi değiştirebilir.
Sansa'nın alametifarikası bu aval aval bakışları
Bir de tabii Sansa var. Küçük kız kardeşinden tamamen zıt bir şekilde kendisini koruyan tek şey, ailesinin adı ve diğer Starklar ölü sanıldığı için, onun Kışyarı mirasçısı olması. Karakter olarak da Arya'ya tamamen zıt olan Sansa şu ana kadar sadece birkaç yerde omurgalı bir duruş sergileyebildi; ama bu konudan çok hoşlanmasam da kendisini tamamen suçlayamıyorum. Çünkü yaşadığı çevre zaten onun gibi kızlar yetiştiriyor, bu şartlarda istisna olan Arya, Sansa değil; ama bu aptallığı için ona kızmamı da engellemiyor, en hafifinden babasının ölümünde büyük bir suçu var. Gelecekte Sansa'nın karakteri biraz olsun değişir mi? Tabii ki böyle bir ihtimal var; çünkü seride zaten başından beri aynı olan insan yok, Game of Thrones'un güzel bir seri olmasının nedenlerinden biri de bu, uzun zamandır gördüğümüz, iyi-kötü tüm karakterlerde bir karakter gelişimi var; ama Sansa'da bu ne kadar olur şüpheliyim. Şu ana kadarki en büyük karakter gelişimi herkese inanmayı bırakması ve çenesini arada sırada kapalı tutabilmesi oldu; taht oyununda önemli bir karakter olmaktansa çok uzak maalesef.
4. sezona başlarken Westeros'un güneyi böyle. Yazıyı yazarken de anladım ki kuzey ve Westeros'un dışı barındırdığı hikayeler açısından daha da ilgi çekici; ama onlar da başka bir güne artık.


2 Şubat 2014 Pazar

Lionel Messi & Roger Federer

Sumocu Federer'in yüz ifadesi şahane!

Messi'yi o çelimsizlikle buz hokeyi kıyafetleri içinde hayal etmek çok zordu. iyi ki canlandırmışlar.

Ayrıca İspanya'nın tenisle temsil edilmesi hem biraz komik hem de Federer'e biraz ayıp olmuş.

Ayrıca Federer'in tüm mimikleri çok güzel. Reklam konusunda çok kazanması oldukça anlaşılabilir.